Nasıl Bir Kıyamet?

Fokların kafasını sopalarla ezdik.

Maymunları, aslanları, domuzları, inekleri düzensiz şekilde öldürdük ve depoladık.

Böcekleri kızarttık, yengeçleri haşladık.

Bunları “Homo sapiens sapiens” kimliğimizle değil ilkel bilincimizin bize dayattıklarıyla yaptık.

Yaşamak için ilkel benliğimize dayanırken, medeniyete hep yeni bilincimizle seslendik.

Peki 500 yıl sonra..

Hala insanları besleyecek kadar et bırakacak mıyız? Sağlıklı, besleyiciliği olan, tüketilebilir hayvansal gıdalar o zaman da var olacaklar mı?

Her karesine bir öncekinin n2‘si kadar buğday koyulan satranç tahtası gibi artan nüfusumuz bu alışkanlıklarını sürdürebilecek mi?

İnsanlar şöyle düşünüyorlar: “Evrenin bir dengesi var!”

Evrenin bigbang sonrası sayısız ihtimal ile şekillendiğini anlamak için biraz okumak ne yazık ki yetmiyor. Gözlemlemek, dinlemek, bilinçte canlandırmak ve düşünmek gerekiyor.

Yaşamı, kendi anlamlandırdığımız formuyla aramaya devam ettikçe belki de hiç bir yere varamayacağız. Çünkü belli bir düzenden söz edilmesi ne yazık ki mümkün değil.

Hayvanların birbirlerini avlamasını gözlemleyerek onları avladık -büyük hayvanlardan önce gücümüzün yettiği böcekleri vs.-, yedik ve beslenme ihtiyacımızı karşıladık. Bir kedinin annesini gözlemleyerek öğrendiği şeyler gibi.

İnsanın en büyük şansı düşünmek üzerine düşünebilecek duruma gelmesidir. Milyonlarca yıldan beri süregelen alışkanlıkların bir çıkmaza girdiğini gözlemleyebilecek akıla sahiptir.

Zinciri kıracak, alışkanlıklarını değiştirebilecek ve zarar gördüğünü anlayabilecek bir akıla sahiptir.

Zaman geçtikçe gidişat ve ihtiyaçlar hızlanıyor, artıyor. Bir devamlılıktan söz edebilmek için canına kastettiğimiz doğaya alternatifler üretmek zorundayız.

Ya da..

Ona zıt giden ve kendini en güçlü zanneden tüm yaşam formları gibi doğa tarafından yok edilmeye.

Dinozorlar çok büyük ve güçlü yaratıklardı. Dünyanın hakimi onlardı. Fakat evrenin düzensizliğinden daha büyük değillerdi. Süreklilik sağlayabilecek kadar büyük değillerdi. Evren için “soluk mavi noktadan” dahi küçük bir meteora karşı gelemeyerek tamamen yok oldular.

Nihayetinde gen atalarımız olan sıçanlara benzeyen canlılar yer altında böcek yiyerek ve toz bulutlarının etkisinden kendilerini muhafaza ederek hayatta kaldılar.

Şartlar karşısında nicel hiç bir güç belirleyici olamamıştır.

Boyutlar, bilinç, güç ve bugün insanın düşünebiliyor olması.

Koronavirüs, 21.yüzyılın başında, uzaya çıkmak için roket ve teçhizat üretebildiğimiz, yıldızları gözlemleyebildiğimiz bir zamanda 200.000’den fazla insanın yaşamını sona erdirdi.

Tüm hayatın akışını etkiledi ve ekonomileri çökertti.

İnsan doğanın gerçekliği ve kontrol altına alınamaması karşısında, eliyle tutup ağzına attığı bir böcekten, mızrak yapıp avladığı bir mamuttan, oltayla tuttuğu bir balıktan farksız olduğunu bir kez daha gözlemledi.

Sonsuz olmadığını, olamayacağını ve sonunun bir kaç gün sürecek bir kıyametle değil bir süreçle geleceğini bir kez daha anlamış oldu.

Şimdi sorun kendinize Nasıl Bir Kıyamet tasavvur ediyorsunuz? Bugün evlerinizden çıkamadığınızda, dışardaki rüzgarın sesini duyduğunuzda bu size kıyamet gibi gelmiyor olabilir. Ama tüm bu olanları bir bütün olarak ele aldığınızda, daha fena nasıl bir senaryo tasarlıyorsunuz???